Gazetecilik gurur duyulacak meslektir
Kitabınızda “Ben her zaman gazeteci olmaktan gurur duydum. Gazeteciliğin büyülü anaforuna öyle kapılmıştım ki, daha önceki dünyamı terk etmiştim” diyorsunuz. Gazetecilik bir meslekten çok, bir hayat değil mi Gazetecilik gerçekten kuralına, etiğine uygun yapılırsa hakikaten gurur duyulacak bir meslektir. Bu meslekte aynı gün cumhurbaşkanıyla da röportaj yaparsın, sokaktaki çöpçüyle de… Saraylarda da ağırlanırsın, gecekondularda, sokaklarda gecelerini geçirmek durumunda kalırsın. Grevlere gidersin, bir cinayetin izini sürersin… Bunların hepsini yaptık.
Zaten mesleğe polis muhabiri olarak başlıyorsunuz
O zamanlar polis muhabirliğinden geçmeyeni muhabir kabul etmezlerdi. Polis muhabirliği hem ataklığı, hem zekâyı, hem araştırmayı gerektiriyor. Polis muhabiri oldum, sonra olay muhabiri oldum. Gazeteciliğin mesaisi uzundur, tatili yoktur, arkadaşın çoktur, muhitin geniştir ama özel hayatınla onunla arkadaşlık yapmaya zamanın yoktur. Kimseyle sözleşemezsin.
Böyle bir hayat yaşayıp, “Keşke daha mesaisi olan bir iş yapsaydım” dediğiniz oldu mu?
class=’cf’>
Abdi İpekçi ekolü diye güçlü gazetecilik anlayışı vardı, değil mi?
İlkelerine, etik kurallarına bağlı, haberde çifte kontrol sistemini getiren adam. Bir grev haberi yapılıyorsa, işçinin de görüşü olacak, işverenin de… İki tarafın görüşü yoksa o haberi koydurmazdı.
Çetin Emeç nasıldı?
Çok iyi bir gazeteciydi. Dinamik gazete yapardı. Abdi Bey zamanında yorumlu başlık atılmazdı. Çetin Bey’de yorumlu başlık atılmaya başlandı. Bir fikir atarsın, hemen kapar, çok zeki adamdı. Huysuzdu ama çok çalışkandı… Bir gün dedi ki, “Tufan haftada bir çok tartışılacak söyleşiler yapalım, kim yapar” dedi. “Bunu bir kişi yapar, Emin Çölaşan” dedim. Çünkü o ukaladır, rahatsız edici ters sorular sorar, mükemmel yapar bu iş… Hemen aradı ve söyledi. Emin öyle meşhur oldu.
Aydın Doğan dönemi hakkında ne söylersiniz peki?
O dönemde çok büyük sürprizdi Milliyet’in satılması. Gazeteciler endişeliydi çünkü Aydın Bey gazete patronu değildi. Ama çok zeki bir adam, kısa zamanda benimsedi ve çok iyi idare etti. Gazetenin yayın politikasına, haberlere, yazarlara hiç karışmadı. Satıştan dolayı endişeyle beklenen tiraj düşmesi olmadı. Hürriyet’i satın aldığında artık deneyimli bir Babıâli patronu olmuştu zaten. İki gazete de büyüktü ama onun döneminde parasal durumları daha dengeli hale gelerek daha da büyüdüler.
Bütün gazeteler şimdi Cağaloğlu dediğimiz Babıali’de. Gazetecilerin dostlukları sağlamdı. Buna rağmen birbirlerine haber atlatmaya çalışırlardı. Şimdi nasıl?
İşin kuralı bu. Keşke bütün gazeteler orada kalmayı sürdürseydi. Çünkü orada halkla iç içeydik. Birçok insan gazeteleri ziyaret eder, kahvemizi içerdi. Oradan haber de çıkardı. Plazalara taşındıktan sonra halktan koptuk. Çıkarsın ayakkabını boyatır, boyacıyla sohbet edersin. Eczanen, kebapçın, berberin vardır orada. İnsanlarla haşır neşir olursun, nabzı ölçersin. Artık birbirimizle konuşuyoruz sadece. Özel haber çıkarmak için halkla ilişkin olması lazım. Polis muhabiriyken İstanbul’daki karakolları A’dan Z’ye günde 2 kere arardım. “Ne var, ne yok” diye sorardık. Bir pazar günüydü. Gazeteye geldim. Yine başladım karakolları aramaya. Maltepe Karakolu’nu aradığımda yine sordum, “Ne var ne yok” dedim, “Arkadaşlar gittiler, daha bir haber gelmedi ama galiba bir terörist bir kızı rehin almış” dedi.
Ne çıktı altından?
Hemen gittik olay yerine. Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir’in Sibel Erkan’ı kaçırma olayı. İlk giden biziz, öyle yakaladık haberi. Her gün iki kez aradığım için kaçırmam mümkün değildi.
VEHBİ KOÇ’UN YEMEK ISMARLADIĞI GECE
Bebek Bar’da toplanırdık. Orada insanlar birbirini çağırırdı. Vehbi Bey de geldi, çok hoşuna gitti. Devamlı gelmeye başladı. Oranın bir kuralı vardı: İlk gelenden para alınmaz, sonraki gelişinde hesaba katılır. Vehbi Bey de bunu bilmiyor, yiyor, içiyor, gidiyor. Bir gün Hasan Pulur, “Beyefendi, beyefendi burası söğüt gölgesi değil” dedi. Vehbi Bey anlamadı. Pulur “E burada hesap ödeniyor, siz yiyor, içiyor, gidiyorsunuz” deyince, “Öyle miii, ben bilmiyordum. O zaman bir dahakine hepsini ben öderim, ödeşiriz” karşılığını verdi. Arkadaşlar “bir sonrakine masayı donatalım” dedi. Bir masa ki, inanılmaz. Vehbi Koç masayı gördü, anladı, bir şey demedi oturdu. Oradan Vitali Hakko bir şey söylüyor, “Sen sus eşarpçı” diyor, Feyyaz Tokar bir şey diyor, “Sen sus otobosçu” diye onu da tersledi. Herkesi fırçaladı, sonra gitti, giderken, “Divan Oteli’ne yollayın” dedi.
“TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR’İN HİKÂYESİ
Sedat Simavi Hürriyet’i çıkarmaya karar verdiğinde kadroyu kurma işini oğluna veriyor. Sedat Simavi’yi ben tanımadım ama çok dürüst adammış. “En iyisini yapalım” deyince, en iyi mürettiphane Cihat Baban’ın gazetesinde diye, gidip oradaki ekibi transfer ediyor. Gazetenin çıkmasına birkaç gün kala, Sedat Bey bir iş için Ankara’ya gidiyor. Cihat Baban ile karşılaşıyorlar. “Bak Cihat, başkasından duyma benden duy. Gazetenin teknik kadrosunu kurma görevini bizim Haldun üstlendi. Senin mürettiphane çalışanlarıyla anlaşmış. Haberin olsun, önlemini al” diyor. Cihat Baban çok öfkeleniyor ve “Bana bak Sedat, bunu asla affetmem. Bak göreceksin sana öyle bir iftira atacağım ki ömür boyu ondan kurtulamayacaksın. O leke üstünde damga gibi kalacak” diyor. Kısa süre sonra Hürriyet her eve girmeye başlıyor. Cihat Baban yapacağını yapıyor. Gazetesinde Simavi ailesinin çıkardığı Hürriyet’in Yahudi sermayesiyle kurulduğunu iddia ediyor. Bu iftira kısa zamanda tüm ülkeye yayılıyor. O zaman bu makineleri Türkiye’ye getiren Burla Biraderler. Başka alacak yer yok. Ama parasını verip, makine satın almışlar. Bunu silebilmek için Sedat Bey emir veriyor, “Türkiye Türklerindir” deyip, logoya Atatürk ve Türk bayrağı koyduruyor.